TÜRK-ALMAN SAVAŞ KARDEŞLİĞİ!

Sevgili Okurlar, yeniden merhaba !

 

Gazetemizin ilk sayısının başarılı olması en başta emeği geçenler olmak üzere hepimizi çok sevindirdi  .Bu başarıda, böyle bir gazeteyi çıkarmak isteyenlerin cesareti yanında ,çalışanlarının da  iyi bir ekip oluşturmalarının  katkısı büyük tabii. Ben de bu büyüyecek çocuğun gelişmesinde pay sahibi olabilirsem kendimi mutlu hissedeceğim. Belki de bu isteğimde  30 yıl Türkiye’de 45 yıldan beri deDortmund’da yaşamış, iki ülkenin de kültüründen etkilenmiş olmanın büyük bir  rolü var sanıyorum. Ve yaşadıklarımı, bu arada bazı güncel konuları  sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Almanya’da gazetelere yazı yazanlar tabii gündemi her gün dopdolu olan Türkiye’deki meslektaşları kadar şanslı değillerdir. Yine de kendimi bu aralar şanslı hissediyorum çünkü birkaç hafta evvel Borussia  Dortmund’ un Nürnberg ‘le oynadığı futbol maçının  sonunda yani , şampiyonluğunun kutlandığı maçı ve maç sonrasını canlı olarak izlemiştim. Bütün bir şehrin coşkunluğunu ve mutluluğunu o insanlarla beraber yaşadım, unutulmayacak bir gündü, herhalde hayatımın sonuna kadar bu coşkulu günü unutamıyacağım.

 

Fakat bu kutlama  eski bir Galatasaray’lı olarak içimde buruk bir tat bıraktı neden mi?  Belki bazı İstanbul’ lular hatırlayacaklardır, birkaç yıl önce Şişli Belediyesi Galatasaray’ın oynayacağı son şampiyonluk maçından bir evvelki gece, Şişli deki bütün kaldırımları sarı kırmızıya boyatmıştı. Şişli’liler  sabah uyandıklarında bütün kaldırımları sarı kırmızı görünce ,gözlerine inanamamış, şaşırmış kalmışlardı. Neyse öğleden sonraki maçta Galatasaray kazandı da Şişli Belediyesi bu rizikolu işten yüzünün akıyla çıktı.

 

Birkaç ay sonra Rahmetli Erdal İnönü’nün evinde rastladığım Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ e bu rizikoya nasıl girdiklerini, ya Galatasaray yenilseydi ne yapacaklarını sorduğumda ‘’Canım bizimkilere beraberlik bile yetiyordu.  Ayrıca 150 kişilik temizlik ekibini de hazır tutuyordum, şampiyon olamasalardı hemen kaldırımları silecek temizleyeceklerdi   ‘’ diye cevaplandırmıştı sorumu. Bu belki Almanya’da şehrin takımı olan Borussia  Dortmund için yapılabilir fakat bunun İstanbul gibi bir sürü takımın birbirine rakip olduğu bir şehirde yapılabilmesine çok şaşırmıştım. İşte size farklılıklarımızdan bir örnek daha !

 

Sevgili Okurlar !  Geçen yazımda Türk- Alman ilişkilerinde kilometre taşlarından birinden Goeben  veya Osmanlının koyduğu  ismiyle Yavuz gemisinden bahsetmiştim. Şimdi başımdan geçen bir olayla bu konuya devam etmek istiyorum.

 

Ben 1964 yılında hiç Almanca bilmeden, çalışma ve oturma müsaadesi olmadan, aslında bir maceraperest gibi Essen şehrine  gelmiştim. Bazı arkadaşlarım bana iş bulmamda yardımcı olabileceklerini söylemişlerdi. Biraz onlara güveniyordum. Essen-Kray da bir  Alman diştabibi işlerinin çokluğundan, uzun zamandır asistan bulamamasından beni asistan olarak yanında  çalıştırmak istedi. Diştabibinin hanımı hemen benim için oturma ve çalışma müsaadesi aldı. Birkaç aylık çalışmamdan sonra da muayenehanenin üstündeki  bir katı bize tahsisi ettiler ve  benim o günden beri hala bitmeyen Almanya maceram da böylece  başlamış oldu.

 

Yapılacak ilk şey biran evvel Almanca öğrenip hastalara çok da komik olmadan hiç olmazsa ezberleyip birkaç doğru cümle söyleyebilmekti. Şef, eşi hemşireler hepsi bana öğretmen aramaya çıkmışlardı o günlerde. Bir gün yine yarı dilsiz, yarı pantomimci gibi hastaları tedavi etmeye uğraşırken, yaşlıca bir adam bana doğru koşup geldi ve boynuma  sarıldı. Sanki çoktandır görmediği bir dostunu, akrabasını tekrar görmüşçesine. Biraz dengemi bile kaybettim,  neredeyse düşecektim. Hastamızın bana sarılmasının sebebini hemşire kızlar hemen  söylediler.  Adama, yeni işe giren asistanlarının Türk olduğunu  söylemişler! Çoktandır da bir Türk görmediği için adam heyecanlanmış ve bana sarılmış. O zamanlar hakikaten sayımız çok değildi Almanya’da.  Meğer gelen bu yaşlı hastamız ( Goeben ) Yavuz gemisi ile Türkiye’ ye giden ilk mürettebattanmış. Hemen elini başına götürdü ve bana herhalde İstanbul ‘ a iner inmez kafasına fes geçirmeye çalıştıklarını anlatmaya  çalıştı, daha doğrusu anlattığını benden başka herkes anlamıştı ama ben yinede adamı üzmemek için anlamış göründüm. Sonra kızı Heleni’ den Almanca dersler almaya başladım.  Aileyle o kadar güzel bir dostluk kurduk ki hâlâ  büyük bir zevkle o günleri  hatırlarım. Almanca dersler arasında tabii bana Türkiye’nin, İstanbul’un o eski halini hep anlattı durdu.

 

Bu hatıralardan birini sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Biliyorsunuz  Boris  Becker Almanların en meşhur tenisçisidir , kendisine hayatta hata yapıp yapmadığı sorulduğunda, ‘’hemde nasıl, bazen çifthata (Doppelfehler ) bile  yapıyorum demişti. Mevzuu değiştirdiğimi sanmayın devam ediyorum.

 

Gelelim benim hatalarıma.

;Bu Yavuz Gemisinin Tayfası, İstanbul’da bir Rum kızına aşık olur, savaştan sonra İstanbul’ da kalır, evlenirler ve Heleni  isminde birde kızları olur.Savaş sonrası İstanbul’unu yaşayan , sonra Alman Konsolosluğunda çalışan, hatıraları anlatılamıyacak kadar ilginç ve  değişik olan bu adamın anlattıklarını dinledim, biraz ağzı açık, büyük bir merakla  fakat, not etmedim, kasetlere almadım, dinlediklerimle yetindim ve anlattıkları her şey, her şey kaybolup gitti ve ben şimdi sadece şunu söyleyebiliyorum;;. O zaman yaptığım hata tek değil çift hata yani Doppelfehler imiş!!! Değil mi ?

 

Sevgili Okurlar, kısmet olurda tekrar görüşürsek gelecek sefer, Wohnmobilimizle yaptığımız seyahatlerde değişik ülkelerdeki Türk- Alman ilişkilerine ve farklı algılanmalarına değinmek istiyorum. Seyahatlerimde çektiğim birkaç fotograf da basılırsa  ne  keyif ama bende !!!

 

Dortmund  Mayıs 2011                                                            Dr. Tuncay Özverim

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *