SİNEMA SEVGİM!

                                              Sevgili  Okur  Dostlarım !      SİNEMA SEVGİM!

Son  yazım da  kitap  sevgimden  bahsetmiştim,  bugün daha  büyük bir sevgimden,  sinema sanatına  olan  tutkumdan  bahsedeceğim.    Artık  biliyorsunuz   çocukluğumun  birkaç yılı  Erzurum’da geçti.  Fakat  o  günlerden  sinema  ile ilgili bir hatıram yok.   Halkevindeki  okul   müsamerelerinde,  konserlerde,  oyunlarda  hala gülümseyerek  hatırladığım  bir çok anım var  ama,  bugün   sinemaların nerelerde   olduğunu  bile hatırlamıyorum.   Fakat   Ankara’da  kaldığım birkaç yılda  (1945-1949),  çocukluktan  yeniyetmeliğe  geçiş dönemimde,  sinema  benim  için artık vazgeçilmez  bir dünya olmuştu.  Gittiğim o biraz karanlık,  biraz tozlu  biraz da  ter  kokulu, rutubetli   sinemaları unutamıyorum.

Mesela,   Ulus’da,  İş Bankasının  karşısında  Park sinemasında,  ( biraz yerin altında idi) ,  halamlarla  gittiğim ucuz  öğlen seansları,  yine  Ulus’ta,  Mavi Köşenin  karşısındaki  (Ankaralılar bilir, piyango bileti satılırdı),   Yeni  Sinema’da  Esther  Williams’ın  Su Perileri,   Sıhhiye’deki  üç katlı  Ankara Sineması,   Kızılay’da  Ulus Sineması  ve  sinemadan çıkmadan  ( tuvalette saklanılarak ) ikinci defa  seyredilen  Errol Flynn’in  Vatan Kurtaran Aslanı  ve sonra açılan o güzel  Büyük Sinema .   Samanpazarında’  da   çok nadir gittiğimiz iki sinema daha vardı, birinin adı Sus idi galiba!  Bağdat Hırsızı  ve  Sabu ‘yu orada tanımıştık.

Çocukluğumdaki   sinema  sevgim  o yaşlardaki  bir çocuğun sevgisi ve merakı  kadar  idi.  Filmlerden sonra,  filmlerdeki  kahramanlar gibi  olur  tahta kılıçlar sallar,  hayalen  ata biner  gibi yapıp birbirimizi kovalardık,  o kadar.   Sinema  sevgimin  bir tutku haline  gelişi   İstanbul’da Beyoğlu’nda oldu. Seyrettiğim  bazı  filmler  beni  çok etkiledi,  hayal dünyamı  daha da zenginleştirdi,   günlerce aklımdan çıkmaz oldular.  sinemacı  dostum  Giovanni  Scognamillo’nun  dediği gibi,  hayal şatolarımı inşa etmeye başladım.

Sonraları  beğendiğim  ve  beni  etkisi  altında bırakan  bu  filmlerin  yapımcılarının bu filmlerdeki   rollerini  farkettim.   Oyuncuları  istediği  gibi  oynatan,   senaryolara  yakışan müzikleri  seçen,   kamerayı  gerektiği   gibi kullandıran bu insanların  farklılıklarını anlamaya başladım  ve sonraları iyice hayranı olacağım  sayısız  rejisörün   ismini,  kafamın bir köşesine not ettim.

Fakat işin daha  güzeli ,  filmleri artık  perdede  değil de  kameranın  arkasında  ve sanki o rejisörlerin  arasında  imişim gibi seyretmeye   ve o filmlerin tadını o sayede  daha  çok çıkarmaya başladım.   Ve harçlığım  bitene  kadar sadece  sinemaya  gittim, gittim  çok film seyrettim.   Bazen  günde  üç ayrı sinemada  üç film seyrettiğim oluyordu

Geçen  yıllarda  Beyoğlu’ndaki  evimizde beni  ziyaret  eden değerli  sinemacı  Atilla Dorsay’a  1952 yılında gittiğim  filmleri yazdığım not defterimi  gösterdim, inanamadı.  Tam 187 film  görmüşüm,  bir yılda,    tabii filmlerin ve  artistlerin isimlerini de yazarak.   İlk  film not defterimi  ise 1948 yılında yazmaya başlamışım,  12 yaşında bir çocukken,  gittiğim filmlerin sayısı ise  100 evet  tam 100!

Atilla  Bey’de   yazarmış  50’li yılların başında,   o da hemen hemen o  kadar  filme  gitmiş,  aramızdaki fark,  o gittiği filmlerin yorumlarını  da ilave edermiş  defterine,  yıllığına.  Netice de o meşhur bir sinema  yorumcusu,  yazarı   oldu  ben de daha henüz  herhangi bir değişiklik  yok!

Fakat  hâlâ  sinema  filmlerinden  büyük bir  zevk  almaya  devam ediyorum.   Bazen  bu  televizyon karşısında olsa bile.  Bu yüzden de her yıl nisan ayındaki  İstanbul   Sinema Günlerini  hiç kaçırmıyorum.   Orada yaşadıklarımda  ayrı birkaç yazı konusu.   Sofia  Loren’ li,   Catherine  Deneuve’lü,  Carlos Saura’lı,   Klaus  Maria  Brandauer’lı  çok güzel  günler. 

Sonra   Anadolu’da  yaşarken  bilhassa  Adana  ve Hatay’da ki  yazlık sinemalar,  yine onlarla ilgili onlarca hatıra.  Bilhassa  Adana’daki  akrabalarımızın  evlerinin   damından  iki yazlık sinemayı  görebilme şansımız.  Çay  yetiştiremediğimizi hatırlıyorum.  Evlerin damları düz olurdu zaten Adana’nın yaz sıcağında evlerin içlerinde oturulamazdı  daha air-contition lar çıkmamıştı. Dam terasımızdan , sinemalardan başka birde pavyon seyretme şansımız vardı  fakat  küçükler film seyretmeyi  tercih ederlerdi.

Sinemaya olan düşkünlüğümüzü  anlatmak için, kızımızın neredeyse  sinemada  doğacağını söylemem  yeterli  sanıyorum.  Fakat  Antakya   Doğum Evinin sinemanın yanında olduğunu da ilave edeyim, kızımın tek suçu filmi sonuna kadar bize seyretirmemiş olması idi!

Bu gün size  Hatay’da,  Kırıkhan’da  ( oralarda 1961-64 arası  muayenehane açtığımı  yazmıştım) başımdan  geçen  bir  sinema maceramı anlatacağım.

 Almanya’da ki   sinemalı   günlerimi  ise  bilmem ne zaman anlatabileceğim.  Sadece 1964 yılında Gelsenkirchen’de   bir sinemada  bir Türk filmi  ( Susuz Yaz )  Berlin ‘de Altın  Ayı  Ödülü’nü  aldı haberi  verildiğinde  büyük bir heyecan ve gururla  neredeyse,  herkese,  ayağa kalkıp benim de Türk olduğumu söylemek  gelmişti  içimden.

Gelelim   Kırıkhan’daki  hikayeye.   Bu arada bir de müzik  düşkünlüğümü  ilave  etmem lazım.  O günlerde büyük bir  Grundig  teyp almıştım  ve  her gün evde onunla uğraşıyordum,  ilk büyük  hobbyim   bu olmuştu.  O  teybin  alınabilme hikayesini de gelecek  sefer anlatacağım  yoksa  bu yazı bitmeyecek.

Kırıkhan’da  sinemacılarla  dost olmam  hiç gecikmedi,  beni  arada bir makine dairesine  bile  çağırırlardı.  O  günlerde  Zeki Müren’in   Beklenen Şarkı  isminde bir filmi oynuyordu,  filmdeki şarkılar da hakikaten  güzeldi.   Ayrıca  Zeki Müren’in  ilk filmiydi ve sinema  her seansında dolup taşıyordu.   Her türlü müziğe merakımı bildikler için  beni  teybimle  beraber makine dairesine çağırdılar ve filmin müzikli  kısımlarını teype alabileceğimi,  böylece  sonra istediğim  zaman dinleyebileceğimi  hatta eve misafir çağırıp müzikli toplantılar bile yapabileceğimi söylediler.

Evimiz zaten  hep  misafir dolu olurdu,  hatırlarım eşimin kabul  gününde evin yanındaki  yazlık sinemadan sandalyeler  getirilirmiş, muayenehaneden  gönderdiğim  bir çocukta sadece portakal suyu sıkarmış bütün  gün hiç durmadan,  eşim anlatırdı!.  Ayrıca  evde  her an  40 kişinin olduğunu söylerdi,  bazıları gelip  kenarda  oturup sadece  dinler hiç lafa karışmadan gidermiş.     Ee   İstanbul’dan, Beyoğlu’ndan  gelin  gelmiş  borumu?.  Anlatacağı  kimbilir neler  neler  vardır,  değilmi?

Neyse  film  başlamadan  oldukça da ağır olan  teybimi  yukarı makine dairesine taşıdılar.

Kabloları  bağlanmaya  hazır hale getirdiler,  bekliyoruz.  Film başladı  Zeki  Müren  baygın baygın oynamaya  başladı sonra birden bire bir şarkıya geçti,   bizim çocuklar hemen kabloları  bağladılar ben de  teybi  çalıştırdım.  Biraz sonra  sinemadan  yuhh  sesleri  ama nasıl,  çocuklar kafalarını delikten çıkarıp baktılar meğer biz dışarı hoparlörlere gidecek  sesi  benim  teybe  vermişiz dışarı  ses  gitmiyor.. Tabii hemen  kablolar  söküldü  sinemadakilerde  Zeki  Müren’in  sesine kavuştular.  Ben teybi  hemen geri çalıştırdım şarkının  aldığım kısmını  silmek için, biraz üzüldüm  ve bozuldum  tabii .  Çocuklar  ‘’ ağbi   neden oldu biliyoruz yanlış bağlamışız, bu sefer  doğru bağlarız  merak etme  ‘’ dediler… neyse film devam etti ,   biraz sonra  Zeki  bir şarkıya daha başladı ,  bizim çocuklar bu sefer  başka kablolarla  yine bağlantıyı  kurmuşlardı zaten ben  teybimi  tekrar çalıştırdım.  Tahmin ediyorsunuz  yine sinemadan  yuhalar ama  bu sefer  daha şiddetli.  Çocuklar  yine kafalarını dışarı uzattılar, ‘’ ağbi ‘’ dediler  ‘’  bizim aldığımız birinci şarkıyı  teypten dışarı  hoparlörlere   veriyoruz!’’  hemen kablolar tekrar  söküldü.. ben epey  terlemiştim  ayrılacaktım oradan  nerdeyse .   Şef makinist  bu sefer  kendisi  kabloları bağladı, ‘’ bir daha hata olmaz ,  görürsünüz ,’’ dedi  ve hakikaten  filmin sonuna kadar bütün  o Zeki Müren’in   güzel şarkılarını teybime  aldılar.

Ben  filmin arasında,  antraktda  aşağıya inip dost ve  tanıdıklara olanları  şaka ile karışık anlatırım derken ,  Operatör Dr. Şerif Bey…bana ’’yahu yukarda birkaç geri  zekalı  var , neredeyse çıkıp  ağızlarının paylarını  verecektim ! Yahu biz şarkı dinlemeye geldik bu …..yüzünden  akşamımız  piç oldu ‘’ demez mi . Bende sesimi çıkarmadan sustum tabii.

Eğer  bu  band  ne oldu diye merak ediyorsanız,  evimize  gelip,  bu  Beklenen Şarkıları dinleyebilirsiniz,   ne zaman isterseniz,   bekleriz.

Dortmund  18  Ocak 2013,                                                      Dr. Tuncay  Özverim

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *