admin

SİNEMA SEVGİM!

                                              Sevgili  Okur  Dostlarım !      SİNEMA SEVGİM!

Son  yazım da  kitap  sevgimden  bahsetmiştim,  bugün daha  büyük bir sevgimden,  sinema sanatına  olan  tutkumdan  bahsedeceğim.    Artık  biliyorsunuz   çocukluğumun  birkaç yılı  Erzurum’da geçti.  Fakat  o  günlerden  sinema  ile ilgili bir hatıram yok.   Halkevindeki  okul   müsamerelerinde,  konserlerde,  oyunlarda  hala gülümseyerek  hatırladığım  bir çok anım var  ama,  bugün   sinemaların nerelerde   olduğunu  bile hatırlamıyorum.   Fakat   Ankara’da  kaldığım birkaç yılda  (1945-1949),  çocukluktan  yeniyetmeliğe  geçiş dönemimde,  sinema  benim  için artık vazgeçilmez  bir dünya olmuştu.  Gittiğim o biraz karanlık,  biraz tozlu  biraz da  ter  kokulu, rutubetli   sinemaları unutamıyorum.

Mesela,   Ulus’da,  İş Bankasının  karşısında  Park sinemasında,  ( biraz yerin altında idi) ,  halamlarla  gittiğim ucuz  öğlen seansları,  yine  Ulus’ta,  Mavi Köşenin  karşısındaki  (Ankaralılar bilir, piyango bileti satılırdı),   Yeni  Sinema’da  Esther  Williams’ın  Su Perileri,   Sıhhiye’deki  üç katlı  Ankara Sineması,   Kızılay’da  Ulus Sineması  ve  sinemadan çıkmadan  ( tuvalette saklanılarak ) ikinci defa  seyredilen  Errol Flynn’in  Vatan Kurtaran Aslanı  ve sonra açılan o güzel  Büyük Sinema .   Samanpazarında’  da   çok nadir gittiğimiz iki sinema daha vardı, birinin adı Sus idi galiba!  Bağdat Hırsızı  ve  Sabu ‘yu orada tanımıştık.

Çocukluğumdaki   sinema  sevgim  o yaşlardaki  bir çocuğun sevgisi ve merakı  kadar  idi.  Filmlerden sonra,  filmlerdeki  kahramanlar gibi  olur  tahta kılıçlar sallar,  hayalen  ata biner  gibi yapıp birbirimizi kovalardık,  o kadar.   Sinema  sevgimin  bir tutku haline  gelişi   İstanbul’da Beyoğlu’nda oldu. Seyrettiğim  bazı  filmler  beni  çok etkiledi,  hayal dünyamı  daha da zenginleştirdi,   günlerce aklımdan çıkmaz oldular.  sinemacı  dostum  Giovanni  Scognamillo’nun  dediği gibi,  hayal şatolarımı inşa etmeye başladım.

Sonraları  beğendiğim  ve  beni  etkisi  altında bırakan  bu  filmlerin  yapımcılarının bu filmlerdeki   rollerini  farkettim.   Oyuncuları  istediği  gibi  oynatan,   senaryolara  yakışan müzikleri  seçen,   kamerayı  gerektiği   gibi kullandıran bu insanların  farklılıklarını anlamaya başladım  ve sonraları iyice hayranı olacağım  sayısız  rejisörün   ismini,  kafamın bir köşesine not ettim.

Fakat işin daha  güzeli ,  filmleri artık  perdede  değil de  kameranın  arkasında  ve sanki o rejisörlerin  arasında  imişim gibi seyretmeye   ve o filmlerin tadını o sayede  daha  çok çıkarmaya başladım.   Ve harçlığım  bitene  kadar sadece  sinemaya  gittim, gittim  çok film seyrettim.   Bazen  günde  üç ayrı sinemada  üç film seyrettiğim oluyordu

Geçen  yıllarda  Beyoğlu’ndaki  evimizde beni  ziyaret  eden değerli  sinemacı  Atilla Dorsay’a  1952 yılında gittiğim  filmleri yazdığım not defterimi  gösterdim, inanamadı.  Tam 187 film  görmüşüm,  bir yılda,    tabii filmlerin ve  artistlerin isimlerini de yazarak.   İlk  film not defterimi  ise 1948 yılında yazmaya başlamışım,  12 yaşında bir çocukken,  gittiğim filmlerin sayısı ise  100 evet  tam 100!

Atilla  Bey’de   yazarmış  50’li yılların başında,   o da hemen hemen o  kadar  filme  gitmiş,  aramızdaki fark,  o gittiği filmlerin yorumlarını  da ilave edermiş  defterine,  yıllığına.  Netice de o meşhur bir sinema  yorumcusu,  yazarı   oldu  ben de daha henüz  herhangi bir değişiklik  yok!

Fakat  hâlâ  sinema  filmlerinden  büyük bir  zevk  almaya  devam ediyorum.   Bazen  bu  televizyon karşısında olsa bile.  Bu yüzden de her yıl nisan ayındaki  İstanbul   Sinema Günlerini  hiç kaçırmıyorum.   Orada yaşadıklarımda  ayrı birkaç yazı konusu.   Sofia  Loren’ li,   Catherine  Deneuve’lü,  Carlos Saura’lı,   Klaus  Maria  Brandauer’lı  çok güzel  günler. 

Sonra   Anadolu’da  yaşarken  bilhassa  Adana  ve Hatay’da ki  yazlık sinemalar,  yine onlarla ilgili onlarca hatıra.  Bilhassa  Adana’daki  akrabalarımızın  evlerinin   damından  iki yazlık sinemayı  görebilme şansımız.  Çay  yetiştiremediğimizi hatırlıyorum.  Evlerin damları düz olurdu zaten Adana’nın yaz sıcağında evlerin içlerinde oturulamazdı  daha air-contition lar çıkmamıştı. Dam terasımızdan , sinemalardan başka birde pavyon seyretme şansımız vardı  fakat  küçükler film seyretmeyi  tercih ederlerdi.

Sinemaya olan düşkünlüğümüzü  anlatmak için, kızımızın neredeyse  sinemada  doğacağını söylemem  yeterli  sanıyorum.  Fakat  Antakya   Doğum Evinin sinemanın yanında olduğunu da ilave edeyim, kızımın tek suçu filmi sonuna kadar bize seyretirmemiş olması idi!

Bu gün size  Hatay’da,  Kırıkhan’da  ( oralarda 1961-64 arası  muayenehane açtığımı  yazmıştım) başımdan  geçen  bir  sinema maceramı anlatacağım.

 Almanya’da ki   sinemalı   günlerimi  ise  bilmem ne zaman anlatabileceğim.  Sadece 1964 yılında Gelsenkirchen’de   bir sinemada  bir Türk filmi  ( Susuz Yaz )  Berlin ‘de Altın  Ayı  Ödülü’nü  aldı haberi  verildiğinde  büyük bir heyecan ve gururla  neredeyse,  herkese,  ayağa kalkıp benim de Türk olduğumu söylemek  gelmişti  içimden.

Gelelim   Kırıkhan’daki  hikayeye.   Bu arada bir de müzik  düşkünlüğümü  ilave  etmem lazım.  O günlerde büyük bir  Grundig  teyp almıştım  ve  her gün evde onunla uğraşıyordum,  ilk büyük  hobbyim   bu olmuştu.  O  teybin  alınabilme hikayesini de gelecek  sefer anlatacağım  yoksa  bu yazı bitmeyecek.

Kırıkhan’da  sinemacılarla  dost olmam  hiç gecikmedi,  beni  arada bir makine dairesine  bile  çağırırlardı.  O  günlerde  Zeki Müren’in   Beklenen Şarkı  isminde bir filmi oynuyordu,  filmdeki şarkılar da hakikaten  güzeldi.   Ayrıca  Zeki Müren’in  ilk filmiydi ve sinema  her seansında dolup taşıyordu.   Her türlü müziğe merakımı bildikler için  beni  teybimle  beraber makine dairesine çağırdılar ve filmin müzikli  kısımlarını teype alabileceğimi,  böylece  sonra istediğim  zaman dinleyebileceğimi  hatta eve misafir çağırıp müzikli toplantılar bile yapabileceğimi söylediler.

Evimiz zaten  hep  misafir dolu olurdu,  hatırlarım eşimin kabul  gününde evin yanındaki  yazlık sinemadan sandalyeler  getirilirmiş, muayenehaneden  gönderdiğim  bir çocukta sadece portakal suyu sıkarmış bütün  gün hiç durmadan,  eşim anlatırdı!.  Ayrıca  evde  her an  40 kişinin olduğunu söylerdi,  bazıları gelip  kenarda  oturup sadece  dinler hiç lafa karışmadan gidermiş.     Ee   İstanbul’dan, Beyoğlu’ndan  gelin  gelmiş  borumu?.  Anlatacağı  kimbilir neler  neler  vardır,  değilmi?

Neyse  film  başlamadan  oldukça da ağır olan  teybimi  yukarı makine dairesine taşıdılar.

Kabloları  bağlanmaya  hazır hale getirdiler,  bekliyoruz.  Film başladı  Zeki  Müren  baygın baygın oynamaya  başladı sonra birden bire bir şarkıya geçti,   bizim çocuklar hemen kabloları  bağladılar ben de  teybi  çalıştırdım.  Biraz sonra  sinemadan  yuhh  sesleri  ama nasıl,  çocuklar kafalarını delikten çıkarıp baktılar meğer biz dışarı hoparlörlere gidecek  sesi  benim  teybe  vermişiz dışarı  ses  gitmiyor.. Tabii hemen  kablolar  söküldü  sinemadakilerde  Zeki  Müren’in  sesine kavuştular.  Ben teybi  hemen geri çalıştırdım şarkının  aldığım kısmını  silmek için, biraz üzüldüm  ve bozuldum  tabii .  Çocuklar  ‘’ ağbi   neden oldu biliyoruz yanlış bağlamışız, bu sefer  doğru bağlarız  merak etme  ‘’ dediler… neyse film devam etti ,   biraz sonra  Zeki  bir şarkıya daha başladı ,  bizim çocuklar bu sefer  başka kablolarla  yine bağlantıyı  kurmuşlardı zaten ben  teybimi  tekrar çalıştırdım.  Tahmin ediyorsunuz  yine sinemadan  yuhalar ama  bu sefer  daha şiddetli.  Çocuklar  yine kafalarını dışarı uzattılar, ‘’ ağbi ‘’ dediler  ‘’  bizim aldığımız birinci şarkıyı  teypten dışarı  hoparlörlere   veriyoruz!’’  hemen kablolar tekrar  söküldü.. ben epey  terlemiştim  ayrılacaktım oradan  nerdeyse .   Şef makinist  bu sefer  kendisi  kabloları bağladı, ‘’ bir daha hata olmaz ,  görürsünüz ,’’ dedi  ve hakikaten  filmin sonuna kadar bütün  o Zeki Müren’in   güzel şarkılarını teybime  aldılar.

Ben  filmin arasında,  antraktda  aşağıya inip dost ve  tanıdıklara olanları  şaka ile karışık anlatırım derken ,  Operatör Dr. Şerif Bey…bana ’’yahu yukarda birkaç geri  zekalı  var , neredeyse çıkıp  ağızlarının paylarını  verecektim ! Yahu biz şarkı dinlemeye geldik bu …..yüzünden  akşamımız  piç oldu ‘’ demez mi . Bende sesimi çıkarmadan sustum tabii.

Eğer  bu  band  ne oldu diye merak ediyorsanız,  evimize  gelip,  bu  Beklenen Şarkıları dinleyebilirsiniz,   ne zaman isterseniz,   bekleriz.

Dortmund  18  Ocak 2013,                                                      Dr. Tuncay  Özverim

TÜRK-ALMAN SAVAŞ KARDEŞLİĞİ!

Sevgili Okurlar, yeniden merhaba !

 

Gazetemizin ilk sayısının başarılı olması en başta emeği geçenler olmak üzere hepimizi çok sevindirdi  .Bu başarıda, böyle bir gazeteyi çıkarmak isteyenlerin cesareti yanında ,çalışanlarının da  iyi bir ekip oluşturmalarının  katkısı büyük tabii. Ben de bu büyüyecek çocuğun gelişmesinde pay sahibi olabilirsem kendimi mutlu hissedeceğim. Belki de bu isteğimde  30 yıl Türkiye’de 45 yıldan beri deDortmund’da yaşamış, iki ülkenin de kültüründen etkilenmiş olmanın büyük bir  rolü var sanıyorum. Ve yaşadıklarımı, bu arada bazı güncel konuları  sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Almanya’da gazetelere yazı yazanlar tabii gündemi her gün dopdolu olan Türkiye’deki meslektaşları kadar şanslı değillerdir. Yine de kendimi bu aralar şanslı hissediyorum çünkü birkaç hafta evvel Borussia  Dortmund’ un Nürnberg ‘le oynadığı futbol maçının  sonunda yani , şampiyonluğunun kutlandığı maçı ve maç sonrasını canlı olarak izlemiştim. Bütün bir şehrin coşkunluğunu ve mutluluğunu o insanlarla beraber yaşadım, unutulmayacak bir gündü, herhalde hayatımın sonuna kadar bu coşkulu günü unutamıyacağım.

 

Fakat bu kutlama  eski bir Galatasaray’lı olarak içimde buruk bir tat bıraktı neden mi?  Belki bazı İstanbul’ lular hatırlayacaklardır, birkaç yıl önce Şişli Belediyesi Galatasaray’ın oynayacağı son şampiyonluk maçından bir evvelki gece, Şişli deki bütün kaldırımları sarı kırmızıya boyatmıştı. Şişli’liler  sabah uyandıklarında bütün kaldırımları sarı kırmızı görünce ,gözlerine inanamamış, şaşırmış kalmışlardı. Neyse öğleden sonraki maçta Galatasaray kazandı da Şişli Belediyesi bu rizikolu işten yüzünün akıyla çıktı.

 

Birkaç ay sonra Rahmetli Erdal İnönü’nün evinde rastladığım Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ e bu rizikoya nasıl girdiklerini, ya Galatasaray yenilseydi ne yapacaklarını sorduğumda ‘’Canım bizimkilere beraberlik bile yetiyordu.  Ayrıca 150 kişilik temizlik ekibini de hazır tutuyordum, şampiyon olamasalardı hemen kaldırımları silecek temizleyeceklerdi   ‘’ diye cevaplandırmıştı sorumu. Bu belki Almanya’da şehrin takımı olan Borussia  Dortmund için yapılabilir fakat bunun İstanbul gibi bir sürü takımın birbirine rakip olduğu bir şehirde yapılabilmesine çok şaşırmıştım. İşte size farklılıklarımızdan bir örnek daha !

 

Sevgili Okurlar !  Geçen yazımda Türk- Alman ilişkilerinde kilometre taşlarından birinden Goeben  veya Osmanlının koyduğu  ismiyle Yavuz gemisinden bahsetmiştim. Şimdi başımdan geçen bir olayla bu konuya devam etmek istiyorum.

 

Ben 1964 yılında hiç Almanca bilmeden, çalışma ve oturma müsaadesi olmadan, aslında bir maceraperest gibi Essen şehrine  gelmiştim. Bazı arkadaşlarım bana iş bulmamda yardımcı olabileceklerini söylemişlerdi. Biraz onlara güveniyordum. Essen-Kray da bir  Alman diştabibi işlerinin çokluğundan, uzun zamandır asistan bulamamasından beni asistan olarak yanında  çalıştırmak istedi. Diştabibinin hanımı hemen benim için oturma ve çalışma müsaadesi aldı. Birkaç aylık çalışmamdan sonra da muayenehanenin üstündeki  bir katı bize tahsisi ettiler ve  benim o günden beri hala bitmeyen Almanya maceram da böylece  başlamış oldu.

 

Yapılacak ilk şey biran evvel Almanca öğrenip hastalara çok da komik olmadan hiç olmazsa ezberleyip birkaç doğru cümle söyleyebilmekti. Şef, eşi hemşireler hepsi bana öğretmen aramaya çıkmışlardı o günlerde. Bir gün yine yarı dilsiz, yarı pantomimci gibi hastaları tedavi etmeye uğraşırken, yaşlıca bir adam bana doğru koşup geldi ve boynuma  sarıldı. Sanki çoktandır görmediği bir dostunu, akrabasını tekrar görmüşçesine. Biraz dengemi bile kaybettim,  neredeyse düşecektim. Hastamızın bana sarılmasının sebebini hemşire kızlar hemen  söylediler.  Adama, yeni işe giren asistanlarının Türk olduğunu  söylemişler! Çoktandır da bir Türk görmediği için adam heyecanlanmış ve bana sarılmış. O zamanlar hakikaten sayımız çok değildi Almanya’da.  Meğer gelen bu yaşlı hastamız ( Goeben ) Yavuz gemisi ile Türkiye’ ye giden ilk mürettebattanmış. Hemen elini başına götürdü ve bana herhalde İstanbul ‘ a iner inmez kafasına fes geçirmeye çalıştıklarını anlatmaya  çalıştı, daha doğrusu anlattığını benden başka herkes anlamıştı ama ben yinede adamı üzmemek için anlamış göründüm. Sonra kızı Heleni’ den Almanca dersler almaya başladım.  Aileyle o kadar güzel bir dostluk kurduk ki hâlâ  büyük bir zevkle o günleri  hatırlarım. Almanca dersler arasında tabii bana Türkiye’nin, İstanbul’un o eski halini hep anlattı durdu.

 

Bu hatıralardan birini sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Biliyorsunuz  Boris  Becker Almanların en meşhur tenisçisidir , kendisine hayatta hata yapıp yapmadığı sorulduğunda, ‘’hemde nasıl, bazen çifthata (Doppelfehler ) bile  yapıyorum demişti. Mevzuu değiştirdiğimi sanmayın devam ediyorum.

 

Gelelim benim hatalarıma.

;Bu Yavuz Gemisinin Tayfası, İstanbul’da bir Rum kızına aşık olur, savaştan sonra İstanbul’ da kalır, evlenirler ve Heleni  isminde birde kızları olur.Savaş sonrası İstanbul’unu yaşayan , sonra Alman Konsolosluğunda çalışan, hatıraları anlatılamıyacak kadar ilginç ve  değişik olan bu adamın anlattıklarını dinledim, biraz ağzı açık, büyük bir merakla  fakat, not etmedim, kasetlere almadım, dinlediklerimle yetindim ve anlattıkları her şey, her şey kaybolup gitti ve ben şimdi sadece şunu söyleyebiliyorum;;. O zaman yaptığım hata tek değil çift hata yani Doppelfehler imiş!!! Değil mi ?

 

Sevgili Okurlar, kısmet olurda tekrar görüşürsek gelecek sefer, Wohnmobilimizle yaptığımız seyahatlerde değişik ülkelerdeki Türk- Alman ilişkilerine ve farklı algılanmalarına değinmek istiyorum. Seyahatlerimde çektiğim birkaç fotograf da basılırsa  ne  keyif ama bende !!!

 

Dortmund  Mayıs 2011                                                            Dr. Tuncay Özverim

TELEFONLA VERİLEN VİZE !!

Sevgili Okurlar!

 

Türkiye’mizde her yönden  gündemin bol olduğunu ve bunun yazarlar için bir şans sayılabileceğini, her gün yazacak  bir şeylerin   çok kolay bulunabileceğini söylemiştim. Fakat gündem eğer, şehit cenazeleri,  iktidar-asker ilişkileri, futbolde ki şike olayları, ekonomik belirsizlik ve bunlar gibi şeylerle dolu ise ve  günün her anında bu olayların içinde yaşıyorsanız en sonunda üzülüyorsunuz, keyfiniz kaçıyor, sıkılıyorsunuz ve  of be yeter artık diyorsunuz , yani  bende sonunda   of be yeter artık dedim!.

 

Bu yüzden kendimi ve sizleri  değişik bir ortama taşımak istiyorum..Ayrıca bu yılın Türkiyeden Almanyaya olan göçün 50. yılı olması dolayısıyla da benimde içinde  olduğum bir göç hikayesini sizinle paylaşacağım.

 

70 li yıllarda İstanbul’da Yeşilköy’de tatil yaparken, Yeşilyurt Tenis Kulübünde kısa boylu, zayıfça, biraz kara kuru dedikleri sonradan isminin Ahmetolduğunu öğrendiğim bir genç dikkatimi çekti. Tenis topuna vuruşundaki yatkınlık, çabukluk, top kontrolü ve bacak hareketlerinin çok yerinde oluşu onunla tenis oynamak arzusunu uyandırdı bende.

 

Tabii büyük bir memnuniyetle oynayacağını söyledi ve beni çok rahat bir şekilde yendi değil, süpürdü adeta. Kabiliyetini değerlendirebileceğini, önce askerlik yapmasını sonrada Almanca öğrenmesini ve ilerde Almanya’da tenis hocalığı bile yapabileceğini söyledim. Tabii Almanya’ya gelirse ona yardımcı olabileceğimi de  ilave ettim. Daha sonraları birkaç kez oynadık, benim tatilim bitti, Almanya’ya döndüm.

 

Döndükten birkaç gün sonra Güney Almanya’da Bad Reichenhall ‘deki Hudut Polisinden bir gece yarısı eve bir telefon geldi, biraz merak biraz korku ile ne istediklerini sordum. Polis bana burada İstanbul’dan gelen Ahmet isminde biri olduğunu, benim ismimi verdiğini kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu, önce hatırlayamadım sonra evet tabii, tabii tanıyorum dedim, teşekkür ettiler ve telefon kapandı.

 

Ertesi sabah muayenehanemde ne göreyim, Ahmet tenis eşofmanları ile ve bir bavulla  karşımda..,  demek ki o zamanlar hudut polisine telefonla bir O.K. demek bu günkü  vize yerine geçiyormuş, ne günlermiş yani!

 

Ahmet sen hani askerlik yapacak, Almanca öğrenecek sonra gelecektin ! dediğimde yüzünde Anadolu insanımızın o masum ifadesiyle sadece sırıttı durdu. Hemşireler onu hemen yanımızdaki bir otele yerleştirdiler ve o artık benim çalışmadığım zamanlarda yanımda götürdüğüm bir tenis partneri oldu. Önce onu bizim Dortmund’daki  Flora Tenis kulübüne götürdüm , orada da çok beğenildi, ah Almancası olsaydı ,genç takıma yardımcı antrenör bile olabilirdi dediler.

 

Lisan bilmeden de başka birine bir şey öğretilemez tabii bunu ben biliyordum ama Ahmet bilmiyordu. Ertesi günlerde tenis oynayan  Türk dostların arasında antrenör olarak  acaba çalışabilir mi diye düşündük,arkadaşlar ona gömlek,şort verdiler tenis raketi hediye ettiler, fakat çalışıp para kazanabileceği bir ortam yaratılamadı ve netice de aramızda bir şey olamayacağını anladı, sonra  bir gün ortadan kayboldu gitti!

 

İstanbulda ertesi yıl öğrendiğime göre Braunschweig’a akrabalarının yanına gitmiş!!!

 

30 yıl geçti aradan, şimdi Ahmet kim bilir nerelerdedir, ne durumdadır, neler yapmıştır bilemiyorum, fakat tahminim cesur ve girişkenliği dolayısıyla başarılı bir iş adamı olduğudur. Bir tenis okulu açmış bile olabilir!! Bilmem ki bunu  nasıl öğreneceğim!!:

 

İşte size benimde içinde olduğum ufak bir göç serüveni, son 50 yılda buraya gelenlerin, hemen hepimizin  buna benzer hikayeleri vardır, keşke bunlar kaleme alınabilse ne enteresan yazılar çıkar…sadece yazılar mı, belki de kısa hikayeler, hatta romanlar, filmler !!!!!!

 

Hoşçakalın.

 

Dr. Tuncay Özverim

Trajikomik Bir Trafik Kazası !!

 Sevgili Okurlarım!

 

Bugün size yine, Türkiye’de başımdan geçen traji-komik bir olayı anlatacağım. Neden bu tip olaylar Almanya’da olmuyor da Türkiye’ye her gittiğimizde başımızdan geçiyor diyorsanız, sanırım bunun cevabını da kolayca verebilirsiniz. Ülkemiz insanının herşeye  boş vericiliği mi, bazen anlaşılmaz hoş görüsü mü,  aşırı kurnazlığı mı diyeyim bir sürü fark var işte.  Aziz Nesin gibi dünyaca tanınmış bir yazar bile  Almanya’da yaşasaydı o harika eserlerini yaratamazdı diye düşünüyorum. Aşağıda yazdıklarımı okuyunca bana hak vereceksiniz.

 

Yine tatilimizi geçirmek için İstanbul’a geldiğimiz bir yıl idi., Anne tarafım (!) Kalamış’ta oturdukları için, İstanbul’a yani şehir merkezine hep arabalı vapurlarla inebiliyorduk. O tarihlerde Boğaziçi köprüsü proje halinde bile değildi.

 

Sabahları Üsküdar’dan  Kabataş’a , akşamları da Kabataş’tan Üsküdar’a gidip geliyor   yani aslında tatil günlerimizi araba vapuru kuyruklarında geçiriyorduk.

 

Bir gün hemen hemen bütün aile efradımı Eyüp Sultan’a götürmek  istedim, neden diye sorarsanız, sadece meraktan!  Arabamızın şimdi vosvos denilen ufak bir   kâfer olduğunu da ilave edeyim.

 

Çocukların küçük olmaları dolayısıyla ancak  6 kişi (!)  evet 6 kişi içine sığışabildik. Kabataş vapur iskelesine kadar çok neşeli idik, fakat olanlar ondan sonra oldu işte.. Arabalı vapurdan çıkarken, biletimi uzatmış memura vermek isterken, yabancı bir araba sağ çamurluğuma çarptı, geri vitese takıp biraz  geri gitti sonra gelip bir daha çarptı. Herkes gibi bizde şaşırdık o anda,  fakat arabalıdan hemen çıkmamız gerekiyordu, onun için hemen çıkıp bir kenara arabaları parkettik.  Çarpan arabadaki hemen,’ ağbi kusura bakma ne zararın varsa ödiyeyim’ dedi. Ben bir benim arabaya birde öbür arabaya baktım, öbür araba da benimki gibi Alman plakalı değil mi. Kardeşim dedim bu senin  sigortanın halledeceği bir  iş,  gel şurda duran polisten bir kağıt alalım, iş hallolsun. Bana şimdi para mara vermene de gerek yok.  Ah keşke demez olaydım,  neden derseniz,  anlatıyorum şimdi.

 

Orada vazifeli polis ‘ bu iş benim işim değil, Karaköy’deki Voyvoda Karakoluna gideceksiniz ‘ dedi. Bu arada arabalıdan çıkarken bileti verdiğim memur, yanımıza geldi, ‘ ağbi, amma da dikkatsiz bir herifmiş yahu,  sana nasıl çarptı gördüm istersen beni şahit yaz dedi. O anda bunu çok önemsemedim, bana çarpan adama da ‘ hadi karakola gidiyoruz, , orada bir protokol tuttururuz sonra sen sağ ben selamet ‘dedim.

 

Ben önde o arkada Karaköy’de ki o çok meşhur karakola geldik. Bu arada çocuklar  yolda arabanın peşimizden gelip gelmediğini büyük bir merak ve heyecanla takip ediyorlar , bana bilgi veriyorlar ama aslında   onlara bir eğlence çıkmış gibi görünüyor, hayatlarından memnunlar!!

 

Karakola giriyorum, komiser bey diyorum, anlatmaya başlıyorum, şöyle şöyle  bir kaza oldu, bana çarpan araba Alman plakalı,  dolayısıyla  bana bu olayla ilgili bir belge yazar verirseniz veya bir protokol tutarsanız  ben orada bu işi halledebilirim diyorum, hafif de gülümseyerek,.

 

Komiser veya memur bey, bilemiyorum biri işte, ‘ kardeşim burada bu işler senin dediğin gibi gitmez, buranın kanunları farklıdır, hatta biliyormusun senin altındaki arabayı bile istersek elinden alırız ‘ diyor, şaşırıyorum. Hem senin suçsuz olduğunu nereden bilelim bunu bilirkişi ancak tespit edebilir deyince de bana çarpan arabanın şöförü de, tabii  birde onlar  görsün, karar versin  demez mi?.  Sonra yine polislerden biri, bak buraya tatile gelmişsin, şimdi böyle şeylerle uğraşma, zamanına yazık, bize de iş çıkarma, aranızda anlaşın. Sonra eğer bu iş, bizim daktiloya bir girerse resmiyet kazanır bir daha çıkaramazsın ve günlerin heba olur gider,  geçenlerde  senin gibi biri, vazgeçtim bu işten, uğraşmak istemiyorum artık, dedi,  dedi ama geç kalmıştı, tatili heba oldu gitti.

 

Ben hem şaşırmış hem  de biraz sinirlenmiştim. Memur bey dedim, bu adam bana çarptı sonra geri geri  gitti  geldi bir daha çarptı, yani ben şimdi , ‘kardeşim, iyi ettin çarptın hadi  sana iyi yolculuklar dilerim,  güle güle mi’ diyeyim, ‘ne olursa olsun başıma geleceklere  razıyım’ dedim. Bu arada bana çarpan ,’ ağbiler arabamda çok yağ var Almanya’ya götürmek istiyordum, eriyecekler diye korkuyorum’ diye yağının derdine düşmüş, ben enayi yerine konmak istemiyorum, işte  böyle bir durumdayız ikimiz yani!!

 

Bu arada memur çekmeceden mühür gibi, bir şey çıkardı,’ siz istediniz ne yapayım, hem  kollarınızı biraz  uzatın  bakayım ‘dedi. Önce ben ,sonra bana çarpan., kolumuzun içine mühürlü damgayı yedik. Yuvarlak kırmızı bir damga,, çok kolay kolayda çıkmadı günlerce  kolumdan. Okunmuyor ama , TC. Cumhuriyeti Voyvoda Karakolu Karaköy filan yazıyor herhalde.  Bu damgayı, polis baskınlarından sonra  uygunsuz vaziyetde yakalanan bazı kadınlara da vururlar ve muayeneye böyle sevkederlermiş.!’ Herhalde yolda başkalarıyla karışmasınlar diye. Sonra hadi bakalım, Şimdi Sultanahmet’deki Adliye‘ye alkol muayenesine gideceksiniz ‘  demez mi ?  Dışarı çıkıp damgalanmış halimi bizimkilere gösterince hepsi de buna gülmezler mi, buna daha da bozuldum ya aslında, neyse!

 

 

Hadi bakalım düştük mü yollara  yine. Galata köprüsünü geçtik, Eminönü’ nü geçtik, çarpan araba da arkamızda, çocuklar zaten pür dikkat ,  gözden kaçırmamak için, tam Sirkeci garının  önüne  geldik arkadan bizim malum araba bana bir daha çarpmaz mı? Ben biraz da sinirli arabadan fırlıyorum ve arkadaki arabaya gidiyorum, adama bir sürü şeyler söylüyorum, ellerimi kollarımı da aça aça,  yahu ‘sabahtan beri gidip gelip çarpıyorsun,nedir senden çektiğim yahu, bıktım falan filan!!.ama, bizim arkadaş sinmiş hiç sesi çıkmıyor hatta kafasını hiç oynatmıyor bana bakmıyor sadece önüne bakıyor. Yanımızdaki bir otobüsün içindekilerde bizi  seyrediyor,  geçmişimizi bilmedikleri içinde vay be herife bak be, helal olsun amma erkek herifmiş filan diyorlar herhalde benim için..

 

Neyse Babıali  yokuşu, Sultanahmet Adliyesi  ve vardığımızda öğlen paydosu.  Ben arabamızın içindekilerin gününü daha fazla heba etmemek için hepsini azat ediyorum ve muayene için sıraya giriyorum. Öğleden sonra nihayet  alkol muayenesini yapan doktor elindeki imkanlar çerçevesinde muayenemizi şöyle yapıyor. ‘ Yaklaşın, bana yaklaşın, başınızı bana doğru  eğin, olayı anlatın’ diyor ve burnunu ağzımıza çok yaklaştırıyor, bir şeylere benzetmek istemiyorum ama kokluyor bizi açıkçası  ve alkolsüz olduğumuza kanaat getirip kağıtları imzalıyor.

 

Karaköy’deki karakola dönüyoruz. Memurlar bizi unutmuşlar  gibi, biri bana birden  ‘ yahu sana çarptıklarında gören oldu herhalde, şahit olacak birini bulabilirmisin?  diyor, bende o anda  iskeledeki  memuru hatırlıyorum,’ getirebilirmisin’  diyor,’ hala oradaysa bir deneyeyim’ diyorum. Bu arada arabadaki hasarı tespit edecek trafik polis arabasının o caddeden tesadüfen geçmesi beklendiğini de ilave edeyim, henüz cep telefon devrine daha çok var. Polisin telsizini de böyle ufak tefek işler  için kullanmıyorlar. Araba geçerken durduracağız, derdimizi anlatacağız!!. Fakat bu caddeden oldukça sık geçerlermiş, merak etme diyorlar!.

 

 

Ben Kabataş iskelesine dönüyorum, aradığım memur mesaisini bitirmiş tam gitmek üzere, şansım var o anda.   Beni hatırlıyor ve ‘ne oldu’ diye soruyor, anlatıyorum, ricamı kırmıyor ve benimle karakola geliyor.

 

 

Karakola şahitle gelmem birdenbire bana puan kazandırıyor ve bana çarpan adama, yahu bak haksızmışsın niye bize iş çıkarıyorsun, bu işi uzatıyorsun, , adamın, yani benim ,’ dediğini yap, yazdığı bir kağıda suçlu olduğunu imzala bu iş bitsin’ diyorlar. Artık yağların erime korkusundan mı, yoksa polislerin baskısından mı , adam benim orada acele acele yazdığım kağıdı imzalıyor ve ben sanki bir zafer kazanmışım gibi göğsüm kabarık  ve ancak akşam geç saatlerde eve dönüyorum.

 

Sonra nemi oldu?.  Hasar zaten büyük değildi, o şekilde  Almanya’ya döndük, uzun zamanda öyle kullandım arabayı,  sonra satmak istediğimde,  komşumuz bir Volkswagen satış müdürü o benim yazdığım, komik kağıtla tamirini sigortaya yaptırdı iş halloldu sonunda!

Bir daha da  Eyüp Sultan’a ailece gitmek kısmet olmadı, onu da ilave edeyim.

Hoşçakalın.

 

Tuncay Özverim

KIZGIN KAZAKLARIN MEKTUBU!

 

repın. mektup

 

sultanın mektubu

sultana cevap

Sevgili Okurlarım, yeniden merhaba!

Bugün sizinle eski deyimle içimde ukde kalmış yani yıllardır unutamadığım bir olayı paylaşmak istiyorum. Anlatacağım olayın için de bir sergi ziyareti, bir bale gösterisi bir saygısızlık ve netice de bir art düşünce var, anlatıyorum.

Yıllar önce Dortmund’da Ostwall Müzesinde Rus Ressamların büyük bir sergisi açılmıştı. Sergideki en güzel en büyük tabloda meşhur Rus ressamı İlya Repin‘in ki idi. Tablo, bir Pazar yerinde mektup yazan bir köylünün çevresinde Saporov Kosak’larının kümelendiği bir sahneyi canlandırıyor ve aynı zamanda bu topluluğun da çok aşırı neşeli olduğunu gösteriyordu.

Saporov Kozakları, Rusya’nın güneyinde , Ukrayna bölgesinde ,bağımsızlıklarına çok düşkün , hiçbir yabancı gücün boyunduruğu altına girmek istemeyen, hep isyankar, sert karakterli ve çoğunluğunu köylülerin oluşturduğu bir topluluktur. Tablodaki neşeli hallerinin de sebebi, aşağıda içeriğini anlatacağım, bir Türk Sultanına hakaret dolu bir mektubun yazılışından aldıkları keyif idi.

Müzede, tablonun yanında, mektubun içeriğini de anlatan bir broşür vardı, alıp okuyabiliyordunuz. Mektup, hani yakası açılmadık küfürler tabiri vardır ya tam onun gibi ağıza zor alınabilecek küfürlerle dolu idi. Fakat bu küfürler ayrıca oldukça değişik, hiç duyulmamış ve oldukça da esprili idiler,

Efsaneye göre, Kazaklar bu mektubu Sultan’ın kendilerine yazdıkları bir mektuba cevap olarak kaleme almışlar. Kazakları kızdıran ve onları cevap vermeye zorlayan Sultan’ın mektubunu da yazımın sonuna ilave edeceğim.

Benim o gün orda okuduğum almanca mektubu da ayrıca yazımın sonunda okuyabilirsiniz. Bunu almanca bilen meraklı okurların bilgilerine de sunmak istiyorum, bazen insanın ağzı bozulursa (!) neler neler çıkabilirmiş !!, öğrenelim diye..

Bu zengin argo edebiyatını (!) ben İstanbul’da Tophane’de bile (bir ara oralı olmuş idim ) duymamış, görmemiştim. Bilirsiniz, orası külhanbeylisi, berduşu, tulumbacısı ile meşhurdu bir zamanlar.

Rusçadan almanca’ya tercüme edilmiş bu mektubun şimdi de orijinalini merak ediyorum, sebebi, orijinalinde daha esprili bir dil kullanıldığını tahmin ediyor olmam. Internet de bulduğum, bu mektubun türkçe tercümesini de yazımın sonuna ilave edeceğim, eksiklerine rağmen yine de oldukça bilgi veriyor(!).

Anlatılana göre Sultan 4. Mehmet’e yazılan bu mektup tan etkilenen Repin’de bu meşhur tablosunu (1880-1891 yılları arasında ) tam 11 yıl içinde tamamlamış. Dortmund’daki sergiden sonra bu tabloyu yıllar sonra St. Petersburg’daki Ermitage müzesinde de tekrar görmüştüm, insan tablonun önünden birden bire tablonun içine giriyor, kendisini o kazak köylülerin arasında hissediyor, yani anlatılamayacak kadar canlı bir tablo.

Geleyim bale gösterisine.: Rus’ların dünyaca meşhur bir bale topluluğu vardır, Moissejew Bale topluluğu. İstanbul’da yazın tatil yaptığımız bir yıl, Açıkhava tiyatrosunda bu topluluğun gösterisine gitmiştik. Tıka basa dolu, beş binden fazla İstanbul’lu ya bir bale şöleni sunmuşlardı, harika idiler. Temsilin son sahnesinde de Rus köylülerinin, köy hayatını anlatan danslarının sonunda birdenbire o Repin’in tablosu oluşturuldu, o tablo bütün sahneyi doldurdu, dondu, durdu, dakikalarca, önümüzde ve evet o beş bin kişi elleri parçalanırcasına bu son sahneyi tekrar tekrar alkışladılar. Alkışlar üzerine son bölüm tekrar edildi ve dansın sonunda o tablo yine önümüzde canlandırıldı, kaldı uzun bir zaman. Yine bitmeyen alkışlar, alkışlar, alkışlar.

Şimdi soruyorum:, size hakaret içeren bir olayı ( mektup ve tablo ), içeriğini bilmemeniz dolayısıyla size gösterip sizden alkış almak, saygısızlık değil midir.? Ben tesadüfen, tabloyu gördüğüm ve mektubun içeriğini bildiğim için ne kadar çok üzülmüştüm o gün. Böyle dostluk gösterisi mi olurmuş diye.

Almanya’ya döndükten sonra evimizde ağırladığımız bir başkonsolos’a Rahmetli Haluk Afra B. e bunu anlatmıştım, kendisi Dışişlerine bunu bildireceğini söylemişti. Benim ricam şu olmuştu. Rus resmi makamlarına diyelim ki, biz bu tablo’yu ve mektubun içeriğini biliyoruz, fakat ev sahibi olarak sizi yine alkışlamak nezaketini gösterdik, ilerde bizi kıracak, üzecek, gururumuzu incitecek bu gibi gösterileri bize tekrar sunmayın, istemiyoruz.

Hoşçakalın.

Dr. Tuncay Özverim

Denemeler 1

DENEMELER 1 !!

Sevgili Dostlar !!

Dortmund’ da yeni yayına giren bir gazeteye bir şeyler yazmaya başladıktan sonra, o güne kadar kendimde, farkına varmadığım bir tarafımı keşfettim. Uzun yıllardır başımdan geçenleri başkalarına anlatmaya, paylaşmaya büyük bir arzum varmış meğer. Mesela, güzel bir romanı okuduktan sonra, bazen de bir filmi çok beğenince veya etkilendiğim bir sergiden çıkarken ama bilhassa da harika bir konserden sonra, içimde biriken o heyecanı, neler neler hissettiklerimi muhakkak birileri ile paylaşmak ve bu eserler üzerine konuşmak istermişim.

Bazen evde beni etkileyen bazı müzik parçalarını misafirlerime birazda zorlayarak dinletmeye uğraşırdım. Ama her zaman beklediğim reaksiyonları da görmezdim. Benim o eserde duyduklarımı, aldığım o hazzı neden alamadılar diye de biraz bozulurdum. Yine de beni etkileyen, sevindiren, heyecanlandıran bu sanat eserlerinin içindekileri kendi yorumumla sanırım, oldukça da naif bir şekilde anlatmaya çalışırdım. Büyük bir ilgi ile dinlediklerine de pek şahit olmadım. Belki de bu yüzden, kağıda dökülen ve kalıcı olduğunu bildiğim bu yazılar bana bir rahatlama hissi veriyor , gizli gizli sevindiriyor, oh işte yinede sizlere bir şeyler anlatabildim ya dedirtiyor.

Yalnız bu paylaşma arzumun bir de psikolojik bir tarafı var galiba, oda ne derseniz, sanıyorum bu karakterimle ilgili.

Şimdi analize başlıyoruz:. Kültürlü bir baba ve ağabeyin yanında onlardan aşağı kalmak istemeyen bir çocuğun onlara yetişebilmek için aşırı merakı, her şeyi öğrenme arzusu, bazen de onlara bak bende bunları biliyorum diyebilme çabası. İşte hayat felsefemin çok kısa bir özeti!. Ayrıca yaşamımda kendim için olmazsa olmaz dediğim ve bu yüzden yine kendim için gerekli duyduklarımı bilhassa Nazım Hikmet’in yaşadım diyebilmek için adlı şiirinde de buluyorum, bunu da ilave edeyim. Şiirin tamamını okursanız anlatmak istediklerimin nasıl, anlatılmaz güzellikte ifade edildiğini de görebilirsiniz.

Neden bazı şeylere başkalarını ortak etmek istediğimi de bir iki misalle, nasıl derler, izninizle anlatmak istiyorum.

Bir müzik parçasını ele alalım, mesela Mozart’ın yazdığı bir parça olsun. Evvela komponistin hayatını düşünüyorum, sonra bu parçayı neden, nerede, kim için yazmış, onu öğrenmek istiyorum. Bestelediği eserle anlatmak istediğini, kendisi de kaleme almış açıklamış mı veya bir müzikolog bizi bilgilendirmiş mi?. Bunları bilirsek zenginleşmez mi dinlediğimiz eser ve müzik dünyamız?

Bunu sanıyorum Çaykovski’ nin 6. Pathetik senfonisini misal göstererek daha iyi anlatabileceğim. Senfoninin ilk çalınışında, konserin sonunda Çaykovski’nin yanına gelen Rimski Korsakof, sen bir şeyler anlatmak istemişsin ama tam anlıyamadım deyince Çaykovski’nin cevabı ‘’ birkaç gün sonra anlarsın’’ olmuş. Bilindiği gibi, Çaykovski konserden bir hafta kadar sonra da, Neva nehrinin mikroplu sularını içerek intihar etmiş. Biz bu senfoninin bilhassa sonunda, 4. kısmında hayata veda edişini anlatmak istediğini bilir ve müziği öyle dinlersek, alacağımız zevkin çok daha fazla olacağı ortada değil midir.

Bir misalde Hector Berlioz’un Fantastik Senfonisi. Leonard Bernstein’ın , Berlioz’un bu eserde sadece büyük ve ümitsiz bir aşkını anlatmak istediğini ve bunu defalarca, eser içinde farklı şekillerde tekrar ettiğini (ideefixe), bunu bizlere bir tv. serisi (Joungpeople’ concerts) içinde anlatmasından sonra, eseri daha farklı dinlediğimi, eserin benim için daha zenginleştiğini tahmin edebilirsiniz artık.

Ancak bir İstanbul Kitap Fuarında değerli Müzikolog Evin İlyasoğlu hanıma bunu sorduğumda, beni doğruladı fakat arkadan beni şaşırtan şu bilgileri de verdi.
Sevgili Hector Berlioz o aşık olduğu opera sanatçısı ile sonra beraber olmuş hatta bir müddet sonra da evlenmişler. Fakat o büyük aşk zamanla sönmüş, kaybolmuş ve bilhassa opera sanatçısı hanım, üzüntüden depressiyonlara bile girmiş, talihsiz bir hayatı olmuş.

Sizlere anlatmak istediğim, işte böyle detayları da bilerek, öğrenerek herhangi bir sanat eserinden daha fazla bir haz alabilmektir. Bunları da biraz merakla biraz da tesadüfle öğrendimse ve sizlerle bunu da paylaşmak istiyorsam, fena mı yani…

Hoşçakalın!!

Dr. Tuncay Özverim

MUSA BENİ MASAL KAHRAMANI YAPMIŞ !!

Sevgili Okurlar!

 

Bugün size hatırasını bugüne kadar taşıdığım,  Anadolu’nun küçük bir ilçesinde, Kırıkhan’da, 1991 yılında geçen  bir olayı anlatacağım. Yalnız bir şeyi bilmeniz gerekli, o da bizim 1960- 1964 yılları arasında orada yaşadığımızı bilmeniz, hikâyenin içeriği için.  İstanbul’lu, yeni evli bir çift olarak  Kırıkhan’lılar  tarafından çok iyi karşılanmıştık hatta sevilmiştik bile,  onu da ilave edeyim.

 

Oralara gitmemizin sebebi de yedek subaylığımda  çektiğim kura’nın İskenderun’ a düşmüş olması idi. Askerlik görevimin sonunda hemen İstanbul’a dönmek istemedik. Yakınlardaki  Kırıkhan ilçesinde de diş hekiminin olmaması,  mesleğimde  biraz tecrübe kazanma isteğim,  birazda maddi sebeplerden birkaç yıl kalıverdik oralarda  işte.

 

Ve şimdi, 1991 yılında ayrılışımızdan  27 yıl geçtikten  sonra oralara dönüyor, nelerle karşılaşacağımı bilmeden  büyük bir merakla geçmişimizden bazı izler arıyordum.

 

 Kırıkhan’da  uğradığım ilk kahvede tesadüfen  Garbis’ i görüyorum, tavla oynuyor, gözü bana takılıyor, tam çıkaramıyor,  hatırlıyamıyor,  ben,  yahu sen eskiden de iyi oynamazdın bu oyunu deyince , tanıyor,oyunu bırakıyor, kalkıyor ve bana sarılıyor. Hemen beni kahvenin dışına çıkarıp bir eve doğru götürmek istiyor, yolda bu arada neler olmuş onları özetliyor.

 

Geldiğimiz ev Avukat Abidin B. in evi. Aşağıdan evin hanımına sesleniyor; size çok eskiden tanıdığınız birini getirdim, bilin bakayım kim diyor. Yukardan bir ses; Melda Hanım mı yoksa diyor aşağı iniyor, sarılıyoruz, gözlerimiz dolu dolu. Gel de şu anı unut bakalım. 27 yıl sonra bu kadar zaman görmediği birini bu şekilde ismiyle  hatırlaması şaşırtmıştı bizi ve bu karşılaşmayı size  şu anda anlatırken bile anlatılmaz bir  sevinç duyuyor, gururlanıyorum. Bizi hemen yemeğe tutmak istiyor fakat ben o çok iptidai eski muayenehanemi görmek, ne durumda olduğunu öğrenmek  istiyorum, sonra geleceğimizi söyleyerek ayrılıyoruz.

 

O eski basit, küçük muayenehanem yine küçük fakat  bir diş protez laboratuarı olmuş, içeri giriyorum, karşıma iki genç çıkıyor, ne istediğimi soruyorlar. Ben, Musa isminde bir dişçi kalfasını soruyorum, genci, o benim babamdı, geçen yıl kaybettik diyor, beklemediğim için  çok şaşırıyorum, üzülüyorum, bu kadar genç, nasıl, neden diyorum  ama kelimeler, boğazımdan pek çıkmıyor galiba.  Siz kimsiniz diye soruyor bu sefer öbür gençben burada 30 yıl önce çalışmıştım, burası benim muayenehanemdi diyorum.

 

İşte ondan sonra olanları hayatım boyunca unutamadım. Ne mi oldu?  Musa’nın oğlu hemen hemen boş sayılabilecek odada kenarda duran masanın üst çekmecesini açtı, çekmece boş sayılırdı, sadece küçük vesikalık, sararmış bir fotograf duruyordu.

 

Benim 30 yıl önce Musa ‘ya verdiğim, imzaladığım fotograf. Yine Musa’nın oğlu bir fotografa bir bana bakarak,  ağbi çok değişmişsin yahu, tanıyamadık, benzetemedik  dedi.  Sonra da  babam sizden hep bahsederdi, hemen her gün, neler neler anlatırdı, o kadar heyecan ve zevkle anlatırdı ki, biz de hikayelerin hemen hepsini bilmemize rağmen yine zevkle  dinlerdik diye ilave etti.  Bilhassa İstanbul’daki futbol maçlarını, meşhur  futbolcuları,  gittiğiniz, sinemaları, tiyatroları, denizi, boğazı…. Babamın vefatından  sonra da sizden çok konuştuk ağbi, arada bir resminize bakar dururduk, bizim için siz sanki hergün burada yanımızda idiniz de demez mi?

 

Ve ondan sonra işte  kendimi sanki bir masal kahramanıymışım gibi hissettim. Neden mi, tabii Musa‘ nın benim hakkımda anlattıkları yüzünden. Musa beni, tesadüfen oralardan geçen efsanevi bir tip yapmış,  hani  köylerde  kahvelerde anlatılan masal kahramanları vardır ya onlar gibi.

 

Fakat  bu gençler dinledikleriyle hayallerinde canlandırdıkları tipe pekte benzetemediler beni, bakışlarından bunu anlıyabiliyordum biraz.   Sebebini biliyordum,  fakat çocuklar bilmiyorlardı. O da ne biliyor musunuz,  anlatacağım, Musa’nın  fantezisi bol,  çok esprili, hayal dünyası çok  zengin bir çocuk oluşu idi

 

Şansıda bir ara ona güldü hatta o hayran olduğu futbolcuları canlı canlı görebildi bile.  Dünyanın  neresinde olursa olsun askerlik yapabilirsin deselerdi,  ne Newyork ne Paris derdi, İstanbul’u ve o zamanki adı ile Mithat Paşa Stadyumu civarını isterdi ve evet o hayali gerçek oldu ve  askerliğini İstanbul’da Harbiye İnzibatında yaptı, yani Dolmabahçe stadyumunda vazife alacak kadar da  inanılmaz bir tesadüfle.  Hatta bir maçta onu kapalı tribünde vazifeli bir  asker olarak görünce gözlerime inanamamıştım. Sanırım o, o anda belki de  dünyanın en mesut insanıydı.

 

Musa’nın nasıl fanteziler ürettiğini bildiğim için, gençlere çok şaşırmadım, onlar karşılarında normal bir insan değil  bir masal  kahramanı bekliyorlardı, ama suç tabii ki Musa’ mızda idi.  Mesela Musa’nın okulda, öğretmenine anlattığı bir kahvaltı hikayesi var ki, ne kadar çok dinledim,  size de anlatayım çünkü işin püf noktası orda.

Hikaye şu:  Öğretmen , öğrencilere, bu sabah yaptığınız kahvaltınızı, doğru kelime ve cümlelerle anlatınız diye soruyor.

 

Musa’nın anlatışı: Öğretmenim, önce ekmeğimi kızartırım, üstüne bol tereyağı sürerim, kaşar peyniri ve çilek reçelini hiç eksik etmem sonrada yine ekmeğin üzerine biraz bal biraz  kaymak sürerim,  sonrada okula gelirim…

 

Tahmin ettiğiniz gibi , Musa varlıklı bir ailenin çocuğu değildi,  anlattıklarını hayatında bir kere bile yememişti, bazen okula hiç birşey yemeden gittiği de oluyordu. Fakat o esprili, neşeli, pozitif enerjili Musa, olmayan şeyleri de böyle anlatabiliyordu,  beni  çocuklarına, arkadaşlarına anlattığı gibi.

 

Elimdeki fotografın arkasını çevirdim, Musa’ya yazdığım yazı zor okunuyordu, fakat ne yazdığımı bildiğim için çabucak okuyabildim.

 

Galatasaray’lı Tuncay ağbisinden Beşiktaş’lı Musa’ya sevgilerle!!

 

Fotografı tekrar çekmeceye koydum, çocuklara sarıldım odadan çıktım.

Heyecanla, sevinerek, büyük bir  merakla girdiğim o eski, basit, ortamdan çıktığımda gözlerim dolu dolu idi. Fakat içimde  sevinçle hüznün karıştığı karmakarışık fakat beni çok mutlu eden adeta büyük bir hazla beni, bütün varlığımı  yukarılara çeken anlatılamaz bir duygu  vardı ve bunu Musa’ya borçlu olduğumu da biliyordum.

 

Eski  fotografımın şimdi nerede olduğunu bilmiyorum, fakat artık okadar da önemli  değil , değil mi ?

 

Bugünlük bu kadar! Hoşçakalın!

 

(Kırıkhan’da 1963 yılında çekilen fotograf da benim sağımdaki genç,, M u s a !!!

 

Dr. Tuncay Özverim

 

tuncayozverim@gmail.com

ATATÜRK VE CAMCI ŞAKİR’İN MERKEBİ !!

Sevgili Okurlar!  Armutlu’ dan  selamlar!

 

Armutlu’yu bilirmisiniz? Armutlu eski ismi Armodias olan uzun yıllar Rum  ve Türk köylülerinin iç içe yaşadıkları Marmara Denizinde, Gemlik Körfezinde bir balıkçı köyüdür. 1924 yılında yapılan  Mübadeleden evvel üzüm bağları ile dolu ve şarapları meşhur, zeytinlikleri,  meyva  bahçeleri  ile güzel bir yermiş. Maalesef şimdi sadece zeytinlikler var ve bütün sahil kısmı da çirkin beton yığınlarıyla dolu! Gerçi denizden 4-5 km. içerde çok değerli kaplıcaları var ama, ne yazık ki oda bugüne kadar  yeterli değerlendirilememiş bence.

 

Armutlu’nun coğrafyasını, enlemini, boylamını yazarak size sıkıcı bilgiler vermek niyetinde değilim. Fakat oksijeni bol, havası güzel, denizi kuzey ( poyraz ) rüzgarlarına kapalı, sakin ve  uzun bir kumsalı bile olan  burası harika bir tatil beldesi olabilecekken, hani derler ya ‘ ah burası yabancıların elinde olacaktı neler yapılırdı’ ki bende böyle düşünüyorum artık, olamamış işte.

 

Fakat sizlere yinede çok sevinerek geldiğim bu küçük kasabanın tarihinde  iz  bırakan  benim bildiğim iki  büyük  olayı anlatmak istiyorum!

 

Biri kötü biri iyi, ben önce kötü olanı söyleyeyim, Büyük Marmara depremini burada yaşadım,yani olayın içindeydim, neyse burada pek bir şey olmadı fakat çok korktuk,,öbürü ise Atatürk’ün  Armutlu’ ya  gelişi ,bu sefer maalesef  ben olayın içinde değilim. Atatürk ‘ün iskeleleye çıktığı anda orada olmak için neler vermezdim, fakat 1934 de hayatta  bile değildim ki. Ah o gün orada olsaydım, ah orada olsaydım diye düşünürken,,,,,olanlar oldu işte !!

 

Sıcak bir yaz günü,  öğlen üzeri iskelede İstanbul’dan gelecek deniz otobüsünü beklerken herhalde birazda sıcaktan kendimden geçmişim , zaten, ,yorgundum, havada çok sıcaktı, yaprak kımıldamıyordu derler ya ,öyle bir gün işte, dalmışım!!. Gözümü açtım ki  iskele yoktu ,o  çirkin binalar yoktu, insanların üstünde basit köylü giysileri başlarında da kasketler  vardı ve denizden gelecek bir motoru bekliyorlardı. Benimde üzerimde bu günkü giysiler var ama kimsenin bana aldırdığı filan yok ,ben ne oluyor diye şaşkın şaşkın etrafa bakarken, açıkta demirli büyük bir yat tan geldiğini tahmin ettiğim  bir  motordan Atatürk ve çok sayıda  güzel kıyafetli insan çıktı. Sahildeki halk tan bir alkış koptu ama ne hoş ne candan,  ne güzel.

 

 Atatürk  önce  bana doğru geliyor sandım fakat beni görmüyordu ki herhalde  kendini karşılayan ciddi görünüşlü birkaç kişinin yanına gitti. Birde çok güzel, simsiyah pırıl pırıl parlayan bir at duruyordu kenarda, hemen gözüme çarptı. Karşılayanlar eğilip eğilip elini öpmek istiyorlar oda gülerek herkese el sallamak istiyordu, öyle güzel bir karşılama ki keşke sizde görebilseydiniz. Muhtar ve çevresi Atatürk’ü o simsiyah  ata bindirip köye ve kaplıcaya götürmek istiyorlardı herhalde, hareketlerinden öyle anladım, ben zaten  ağzı açık bir onlara bir Atatürk ‘ e bakıyordum.

 

Atatürk  tam  ata binecekken biraz durakladı ilerde 10 yaşlarında görünen bir gence doğru gitti bende peşinden.

Atatürk çocuğa  ‘ oğlum sen Selanik’li misin?’ demez mi.  Genç çocuk heyecanla ‘Nasıl bildiniz paşam?’  diyebildi biraz da kekeliyerek. Atatürk ‘oğlum senin merkebin semeri Selanik işi deyip de gülmez mi, tabii etrafındakilerde gülmeye başladılar. Birde arkadan, ,çocuğum senin ismin ne dedi. ‘Şakir Efendim’  dedi bu sefer kekelemeden oğlan.

Atatürk kendisini bekleyen o pırıltılı simsiyah ata binmedi de  o küçük Şakir’ in merkebine ayakları nerdeyse yere değercesine bindi, köylü çepçevre etrafında,  güle oynaya dedikleri, içten, candan, samimi ve  hakiki bir  sevgi ve birazda hayranlıkla 1,5 km. lik yolu hep beraber  katettik. Bana  artık kimsenin aldırmadığından emin olunca da  bende bir keyiflendim ki sormayın. Yolda aklıma hep Safiye Ayla’nın şarkısı Yanık Ömer geliyor, hani Köyedöner,bütün köylü bayram eder diyor ya, neredeyse mırıldanacağım.

Köye yaklaşıldığında  Şakir’ in merkebi sağdan bir yokuş çıkmak istedi, Atatürk ‘merkep evine gitmek istiyor artık burada inmem lazım’  dedi ve indi. Şakir’i yanına çağırdı ve inanılmaz bir meblağ 3 tane 500 TL. banknot verdi.

 O ara Atatürk’ e yaklaşan yaşlıca bir kadın ‘ Paşam suyumuz yok buraya bir su getirtsene’  dedi. Bunun üzerine Atatürk etrafına bakındı Muhtarı aradı ve ‘ Muhtar efendi buraya bir çeşme yapılsın ve ben bir daha buraya geldiğimde de suyu aksın’ dedi, sonra köye girmeden küçük çocukların toplandığı ufak bir meydana el salladı ( ki o yıl  1934 de   4 yaşında orada olan Recep B. den duyduğuma göre )  sağdan, köye girmeden kaplıcalara doğru bu sefer o simsiyah güzel ata binerek gitti…

 

Deniz otobüsünün sesi ve bir baş ağrısı ile uyandım, etrafımdakiler bana biraz tuhaf bakıyorlardı bu arada  sayıkladım mı acaba diye düşündüm. Neyse deniz otobüsünü karşılayan kalabalık gelenleri görünce beni unuttu bende gözlerimi tekrar kapatarak ,Atatürk’le olan buluşmamı anlatılmaz bir hazla tekrar tekrar içimde  yaşadım.

 

Maalesef, sonra Armutlu’da camcılık yapan  olan Şakir 2008 de vefat etmiş. Ben ona epey çerçeve filan yaptırtmıştım geçen senelerde,  ama nereden bilirdim, Atatürk ‘ ün ona neredeyse bir servet verdiğini. Ve bu camcı Şakir o paraları hiç değerlendirmemiş, evde kalın bir defterin arasında bunca yıl saklamış. Ve oldukça da alçak gönüllü bir hayata razı olmuş. Ben bu parayı çok merak ettim, çok insana sordum neticede  çocuklarının evlerini buldum,  gittim ve geçenlerde de nihayet Camcı Şakir’in oğlunun 500 Liralık Banknot ile beraber fotografını çektim. Öbür iki 500 lük kızlarında imiş, ne yaptıklarını bilmiyor.

 

Şimdi sizlere Armutlu’da  belki inanmıyacağınız  fakat bana anlatılanları çok yerden dinlediğim için doğru olacağına inandığım burada da Potemkin Köyleri olduğunu anlatacak ve Armutlu’ dan bilhassa Atatürk’ ün çok değer verdiği kaplıcalardan ayrılacağım.

 

Potemkin Köyleri tabirini duymayanlara ufak bir bilgi ; Potemkin,  Çariçe Katharina nın hem kumandanı hem de  (biraz da ) sevgilisi. Çariçe ziyarete gitmeden  bilhassa Kırım kıyılarında hep güzel yerler görsün diye, eski, perişan görünümlü köylere göstermelik, arkaları boş tahtadan güzel cepheli evler yapılır,bir sürü insan extra güzel giydirilip sanki buraları gelişmiş, varlıklı yerlermiş gibi gösterilir ve Çariçenin de böylece general Potemkin ‘e hayranlığı ve sevgisi biraz daha artarmış.

 

Armutlu nerede,Kırım nerede gibi sorularınıza hazırım, geliyor hikaye’nin sonu.

 

Atatürk’ ün çeşme arzusu ve bir daha geldiğimde burada su akacak emri , bizim Muhtarı ve çevresini  çok zor duruma düşürmüş, nasıl düşürmesinki ki yıl 1934 ve hem para yok hem bu işleri yapmak için gerekli  malzeme yok. Bursa’dan ,Yalova’ dan da yardım gelemez zaten kaplıcalar arası rekabet başlamış bile. İşte o arada zeki bir Armutlu’lu dan gelen çözümü hepsi pek beğenmişler. Çeşmeyi yapmışlar, çeşmenin arkasına borular döşemişler ve biraz arkada önden görülmeyen bir yere de bir su deposu yapmışlar. Depoyu su ile doldurmuşlar ve ilerde Atatürk çeşmenin yanından geçerse hemen musluğu açsın diye de birine vazife vermişler. İşte size Potemkin’in Armutlu versiyonu, veya çeşmesi (!).

 

Atatürk Armutlu’ ya bir daha gelmiş 1934 eylülünde, çok değer verdiği kaplıcalara gitmiş hatta bir gece yarısı telgrafıyla Başbakan İnönü’ ye de  ‘burada ülkemiz için çok değerli olabilecek şeyler buldum, ilgileniniz’  demiş. Hatay Problemi çıkmasa daha da kalacakmış ama aniden Bursa’ya geri dönmüş.

 

Atatürk’ün kaplıcalara bu ikinci gidişinde çeşmenin yanından geçerken çeşmenin musluğunun açılıp açılmadığını öğrenemedim!

 

Hoşçakalın.

 

Armutlu  Temmuz  2011                                       Dr. Tuncay Özverim